İlk yol | İstanbul-Eskişehir

Merhaba

Temmuz 2015 ( Ramazan bayramı ) tarihinde gerçekleştirdiğim İstanbul – Eskişehir turumu henüz oturup kaleme alabildim. Bol fotoğrafla paylaşmak istedim ki, fotoğrafları yükle, yazı yaz, düzenle, üstüne bolca üşengeçlik, bunca zaman erteledim. Tur fotoğraflarını paylaşmadan önce, bu tura beni sürükleyen etkenlerden biraz söz etmek isterim.

4 yıldır çalıştığım ofiste işlerin sakin olduğu bir gün, forum sayfalarını kurcalarken ünlü doğa bilimcisi Serdar Kılıç’ın ‘’Doğada Tek Başına Dağ Bisikleti’’ videosuyla karşılaştım. İlgimi çekti, oturup bütün bölümü izledim. Dağ bisikleti tutkunu için etkileyici bir bölümdü. Videoyu izlediğim her saniye bisikletimle ışınlanıp orada olmak istedim. Ofiste sıkıcı ve stresli iş yükünü çekmektense doğada olmak, birde bisikletle doğada olmak, hayal kurmanın ötesine geçemiyordum o an için.

İşin biraz daha üstüne düşüp Serdar Kılıç abimizi biraz daha araştırdım. Nereden gelmiş, kimmiş, neler yapmış derken Dağ Evi serisi ile karşılaştım. İzleyenler bilirler. Doğada Tek Başına programının 14 bölümlük Dağ Evi serisi. Fırsat bulduğum her zaman aralığında bu bölümleri izlemeye başladım.

İzledikçe izledim. İzledikçe hatırladım. İzledikçe yeniden hissettim. Çocukluğumun geçtiği köyü, yaptığım yaramazlıkları, dedemin arazilerinde ağaçlara yaptığımız barınaklarda geçirdiğim günleri, geceleri yaktığımız ateşin çatırtısını! Dayımın, dedemin, karşılaştığımız çobanların anlattığı hikâyeleri. 2011 yılı ile yaşama başladığım İstanbul’da, şehir hayatına kapılıp, iş, ev, arkadaşlıklar, zaman geçirilen yerler, mekânlar derken, aslında farkında olmadan ne kadar özlü yormuşum, çocukluğumu, köyümü, doğada var olmayı, zaman geçirmeyi.

Hep şöyle ifade eder kendisini Serdar Kılıç. ‘’Benim asıl görevim, insanla doğa arasındaki kopmuş o güçlü bağı tekrar onarmak.’’ İşte tam da istediği etkiyi yaratmıştı benim üzerimde. Sanki bir gözüm kördü ve onun bana hissettirdikleri ile tekrar görmeye başlamıştım. Peki, neden şehirde yaşıyordum? Dönemez miydim köyüme? Köyden şehre gelmek bir suç muydu benim için? Yıllar boyu okul sıralarında geçirilen zaman, mesleğim ve ideallerim beni buna mecbur kılmıştı. Şehre gelmekse asla bir suç değildi. Suçum, doğa ile olan bağımı koparmamdı !!!

Ulaşım için sıkça kullandığım bisikletim ve tanıştığım yeni arkadaşlarımla birlikte fırsat buldukça kendimizi şehirden, insanlardan, motorlu taşıtlardan uzak yollara atmaya başladık. İstanbul içinde ve çevresinde birçok yer gezdik. Büyük keyifler aldık. Fotoğraflar çektik. Yemeklerimizi yedik. Sohbetler ettik. Paylaştık, Kazalar yaptık ve her biri güzel anı olarak yer edindi zihnimizde. Ancak yetmiyordu bana. Farklı bir istek, farklı bir arzu vardı içimde.
Yine bir ofis günü aklıma Eskişehir’deki arkadaşlarımın yanına bisiklet ile gitme fikri geldi. İlk etapta olur mu acaba dedim kendi kendime. Yapabilir miyim?

Bir çok tur yazısı okudum forumda. En çokta değerli arkadaşım Hakan Özcan’ın tur yazıları etkilemişti beni. Kendisi ile irtibat kurdum ve tecrübelerinden faydalanmaya çalıştım. Bir iki hafta boyunca nasıl bir yol izleyebilirim diye düşündüm. İlk etapta tamamen otoyoldan ibaret bir yol çizdim. Durup baktım. Ne anlamı var ki? Otobüse bin git. Bisikletle eziyetten başka bir şey değil. Daha sonra rotamı İznik gölü etrafından dolaşacak şekilde Bursa ve Bileceğin köylerinden geçen bir yol çizdim. Köy yolları tamam. Gölün güneyinden mi? Kuzeyinden mi? Bu sorunun da çok farklı cevapları gelse de ben gölün güneyini tercih ettim ve rotamı hazırladım.

 

Rota tamamdı. Peki, ne zaman yapacaktım? Böyle bir tur için hafta sonu yetmez. İşlerin yoğunluğu nedeniyle izinde alamazdım. Yakın tarihte Bayram tatili vardı. Arife gününü de bağlarsam güzel bir tur yapabilirdim. Arife günündeki yarım günlük mesai için izin almayı kafaya koydum. Aksi halde 1 gün çöpe gidecekti. Böyle bir tur yapacağımı direk olarak patronuma anlatıp izni kaptım.
Şimdi işin en zor kısmı! Daha 1 ay vardı tatile. Nasıl bekleyecektim o tarihe kadar! Askerde şafak sayarken bu kadar zor geçerdi zaman. 1 aylık zaman zarfından Serdar abiyi takip etmeye tam gaz deva ediyordum. İzledikçe daha zor geçiyordu günler, saatler, dakikalar.
Ve beklenen gün geldi çattı sonunda. Ramazan ayının 28.günü akşam hazırlıklarımı yaptım. Tüm giyeceklerim ve ihtiyaç duyacağım aparatlar.

Ramazan ayının 29.günü yani 15 Temmuz günü işe büyük bir heyecanla gittim. Planım, iş çıkışı Yalova’ya geçmekti. O akşam orada kalıp arife günü Yalova’dan pedal basacaktım. İş yerinde gün boyu kahve içtim. Heyecanımı bastırsın diye. Kahvenin heyecan bastıracağını nerden çıkardığımı da inanın hiç bilmiyorum. Bütün gün teknik destek, arkadaşlarla sohbet derken saat 18:00 ı vurdu ve ben koşarcasına atladım 19F’ye. Saat 19:30 gibi girdim eve. Hazır olan her şeyi toparladığım gibi bostancıya doğru indim. Sahil yolunu takip ederek Pendik feribot ile geçtim Yalova’ya. Yalova’da bisikletlerimi temin ettiğim Gizem Bisiklet ’in sahibi Engin abinin oğlu Ergin karşıladı beni. Akşam bolca sohbet ettik. Sabah 6 gibi uyanıp dükkâna gidecektik. Zincirimdeki ufak bir sorunu gidermemiz gerekiyordu. Sabah planını yaptıktan sonra erkenden uykuya geçtik. Saat 6 da alarm çalmadan fırladım. Ergin kardeşimi tatlı uykusundan zorla olsa uyandırıp dükkâna geçtik. Gerekli müdahaleleri yaptı. Tüm kontrollerini gerçekleştirdikten sonra güzel bir sarılıp helalleştik.

Ergin kardeşimden zorda olsa ayrıldıktan sonra Yalova’nın saat itibari ile ıssız sokaklarından ilerleyerek Orhangazi’ye gideceğim Bursa yoluna çıktım. Yolculuğum başlamıştı. Haftalarca heyecanla beklediğim yollardaydım artık. Heyecanım hala o kadar yüksekti ki kahvaltı yapmayı unutmuştum. Tur başlangıcı için yapılacak en büyük hatayı yapmış ancak hiç farkında değildim. Orhangazi rampasına varmadan açlığımı fark edip bir benzin istasyonuna girdim. Şansıma soğuk sandviç buldum. Birkaç tane sandviç ve meyve suyu alıp çıktım. Aldığım yiyeceklerden birazını tükettikten sonra yola devam ettim.

Yalova’dan tamamen ayrıldıktan sonra Orhangazi rampası heyecanla karşıladı beni. Biraz ürk semde tahmin ettiğim kadar zorlanmadan tırmanışı tamamladım.

Zirveye ulaştıktan sonra Orhangazi’ye varmak için şimdide uzun soluklu bir iniş yapacağımı gördüm karşımdaki manzarada. Hazır güzel bir manzarada bulmuşken hemen birkaç kare fotoğraf çekmeyi de ihmal etmedim. Yola çıkmadan önce fotoğraf için yanıma bir dslr almayı planlıyordum. Sırt ve gidon çantamda yer olmadığı için vazgeçmiştim. İyi ki de ağırlık etmemişim kendime. İphone 6 ile yeterince güzel anı fotoğrafları çektim tur boyunca.

Kaskıma monte ettiğim SJ4000 action kameram ile de kayıt aldım. Yukarıdaki fotoğraf video’dan alınmıştır. Orhangazi’ye iniş anı. İniş söz konusu olduğu için araçlar son derece hızlı seyir ediyorlardı ve ben emniyet şeridinden arkayı sık sık kontrol ederek devam ettim.

Sol şeritte seyir ederken beni umursamadan önüme kıran tırcı kardeş. Sana da selam olsun…

Orhangazi ye inişte km sayacımın çalışmadığını fark ettim. Bunu daha öncede yapmıştı ancak çözememiştim. Orhangazi içinde Aslı Bisiklet olduğunu öğrendim ve ulaştım. Mavi elbiseli arkadaşa (İsmini unuttum ne yazık ki) durumu anlattım. İlgilendi ve sebebini buldu. Durumu çözdük ve planımı anlattım kendisine. Tur istikametinde gölün güneyini kullanmak vardı. Yine bir danışmak istedim. O da mutlaka gölün güneyinden ilerlememi tavsiye etti. Yolun daha dar olduğunu ancak daha sakin ve keyifle olacağını söyledi. Tavsiyelerini aldıktan sonra yoluma devam ettim.

Orhangazi sahilinde hafif hafif ilerleyerek hem manzaranın tadını çıkarmaya çalışıyor hem de bol miktarda fotoğraf çekiyordum. Böyle bir turda fotoğrafsız olmaz diyerek her anı fotoğraflamak istiyorsunuz. Ancak fotoğraflama hissi anı kaçırmanıza neden oluyor zaman zaman. Böyle bit tur da zamanınız kısıtlı. Fotoğraflamak için zaman harcıyorsunuz ardından hızlı hızlı geçiyorsunuz olduğunuz noktayı!

Sölöz Köyünden bir manzara.

Narlıca Köyü Girişi

İznik gölünün güneyinden devam ederken birçok köyden geçtim. Bunlardan biride Narlıca köyü. Köy merkezinden geçerken yolunda hemen kenarında bulunan kıraathane dikkatimi çekti ve hemen frenlere hafif bir dokunuşla yanaştım. Önce herkese selam verip ardından masalarda oturan en yaşlı iki amcamdan izin alıp masalarına oturdum. Selamlaşma hoş beş derken. Nereden geldin nereye gidiyorsun, tarla bağ bahçe sohbet bayağı ilerledi. Ramazan ayının arife günü olması nedeniyle kahvede çay çorba pişmiyordu. Bu nedenle bir şey ikram edemediler. Bu iki amcam belli ki eskiden kankalar. Sürekli birbirleri ile didişip kendi dediklerini birbirlerine zorla kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Hoş, niyet iyi olduğu için bu didişme sırasında bana kalan, onları izleyip gülümsemek oldu. Amcalarımla selamlaşıp yanlarından ayrıldım. Karşı markette su kek vs gibi temel ihtiyaçlarımı karşılayıp yoluma devam ettim.

Mehmet dedemin dinlenme tesisi

40 dereceyi aşan sıcağın altında pedal basarken yol kenarında Mehmet dedemin bir şeylerle uğraştığını gördüm. Pedal kesmedim, devam ediyordum. Neden bilmiyorum, kötü bir hissiyat sardı beni ve frene asılıp geriye döndüm. Mehmet dedeme bir selam verip oturdum yanıma. Ne yapıyorsun keyfin nasıl vs.vs. Hareketleri ve sesi o kadar naifti ki hiç kalkasım gelmedi yanından. Aslında Bursaymış Mehmet dedemin evi. Zaman geçirmek için gelmiş tarlasına. Arkada bol miktarda zeytin ağaçları var. Kayısı ağacını buduyordu yanlış hatırlamıyorsam. Mersinli olduğumu öğrendiğinde torunundan bahsetti. Kız kaçırmış Tarsus’tan. Bir ay içinde düğünleri varmış. Mehmet dedemle de bir iki kare fotoğraf çekildim ve yola devam ettim.

Mehmet dedemin yanından ayrılalı kısa süre olmuştu ki Nihat abi ile karşılaştım. Nihat abi emekli bir öğretmen. Tarlasında tamamen kendi yetiştirdiği mahsulleri ve onlarla imal ettiği ürünleri satıyor. Zeytinyağı, salça, elma armut vs. Zamandan dolayı kısa süreli bir sohbet ettik Nihat abi ile. İşlerin pek yolunda gitmediğini öğrendiğimde üzüldüm. Hava şartları vurmuş o sene meyve sebzeleri. Ne olursa olsun halinden memnundu. Sohbetimiz esnasında ezan okunmaya başlayınca hareketlendi Nihat abi. ‘’Oğlum ben namaza duruyorum bak oradan ne istiyorsan al git. Yolun açık olsun’’ Sadece bir armut aldım. Arkasından seslenip teşekkür ettim. Pedal basmaya devam…

Göl kenarında sona doğru

İmrenerek birkaç dakika izlediğim ev.

Fotoğrafın sağ üst kısmındaki beton, Bilecik-Yenişehir yönüne devam eden yolun görünen kısmı. İlk gördüğümde yok ya benim orayla işim yok deyip kendimi kandırma çabasına girdim sebepsizce.

Göl kenarında sürdüğüm sefa sona erdi ve İznik yol ayrımına geldim. Sola dönersem İznik-Sakarya sağa dönersem Yenişehir-Bilecik’e doğru devam edecektim. Hazırladığım rota gereği sağa doğru gidonu kırıp yola devam ettim.

Kendimi kandırma çabalarımın ne kadar yersiz olduğunu yol ayrımında sağa döner dönmez anlamıştım. Fotoğrafımı süsleyen tabela ise keyfime keyif kattı.

Aşağıdaki görünen yol, birkaç fotoğraf öncesinde ifade ettiğim, yok yahu benim orayla işim olmaz diye kendimi kandırmaya çalıştığım bir dal fotoğraf çektiğim yol.

İznik gölü ve İznik manzarası

Sonu bir türlü görünmeyen tırmanışta suyum ve yiyeceklerim tükendi. Kendimi kötü hissetmeye başlamıştım. Hatta fotoğraftaki aletleri aşağıdan görüp orada su bulurum niyeti ile biraz kendimi gazlamıştım. Başım dönmeye ve ellerimim ciddi titremeye başlamıştı. İlk turum olması sebebiyle acemiliğimin acısını çekiyordum. Durup bir ağacın altına attım kendimi. Posizyon ayarlamaksızın uzandım. Uzandığım gibi uyuyakalmışım. Gözümü açtığımda yoğun terlemiştim ama çok daha iyi hissediyordum kendimi. Fazla kendimi yıpratmadan araçların bulunduğu yere ulaştım. Fotoğrafın solunda şantiyenin ufak bir prefabrik evi vardı. Bisikletten inmiş ilerlerken yirmi üzerinde köpek sarıverdi etrafımı. Alanlarına girmiştim. Saldırmıyorlardı ancak yoğun şekilde havlıyorlardı. Durup bekledim öylece. Niyetimin kötü olmadığını hissetsinler diye ama anladım ki arkadaşların canı o kadar sıkılmış ki, kaçta bizde seni kovalayalım ekşın olsun biraz der gibilerdi. Ne yazık ki bu isteklerini yerine getirebilecek halim yoktu. İçeriden biri çıktı ve selam verip ona durumu anlattım. Köpeklerde beni rahat bıraktı. Biraz sohbetin ardından soğuk suyu alıp yola hafif hafif devam ettim. Şantiyeden ayrılırken köpekler şanslarını bir daha denediler. Peşimden havlayarak bayağı takip ettiler ancak sıcak nedeni ile onlara eşlik edemedim.

Göl kenarındaki yolculuğum bittikten sonra Yenişehir’e yönünde yoluma devam etmiştim. Bu yolu takip ettiğimde Yenişehir merkeze ulaşacaktım ve bu benim rotam değildi. Tırmanışımın bitmesinin ardından Mecidiye köy istikameti yönünde çevirdim gidonumu. Asfalt olmayan topraktan bir yolda devam ediyordu yolculuğum. Pedal basmak daha zorlaşmıştı ama işin zevki daha bir artmıştı sanki.

Mecidiye köyüne ulaşmadan yolda bir çoban abiyle karşılaştım. Selamın ardından yine hoş beş sohbet ettik ayaküstü. Biz sohbet ederken koyunlar tam gaz başka birinin arazisine doğru yol alıyordu. Ancak fotoğraf çekmeme rağmen bunu bende fark edemedim. Sohbetin derin kısmında karşıda görünen zeytin ağacı bahçesine bodoslama dalmıştı koyuncuklar. Çoban abim fark etti ve evlat görüşüz yolun açık alsın deyip fırladı.

Mecidiye köyünün girişinde fotoğrafımı çektim. Ardından köyün içerisinde turladım. Ya köyde kimse yoktu ya da kimse evinden dışarı dahi bakmıyordu. Hiç kimse ile karşılaşamamanın verdiği üzüntü ile yoluma devam ettim.

Kızılhisar köyüne doğru

Mecidiye köyündeki sakinlik ne yazık ki Kızılhisar köyünde de hakimdi. Kimsecikleri göremeden birkaç fotoğraf çekip buradan da ayrıldım.

Kızılhisar köyünden ayrılıp keyifle yoluma devam ettim. Bir sonraki istikametim Kızılköy’dü. Yolda bu gençlerle karşılaştım. Onlarda benim gibi yemek yerken çevrelerinde olan biten hiçbir şeyle ilgilenmiyorlardı. Birkaç fotoğraf çekerken sohbet etmeye çalıştım kendileriyle. Pek ilgilenmediler benimle. Kadrajımda olmasa da kendime kendime ettiğim sohbetime şahit olan biri daha vardı orada. Köy halkından benim yaşlarımda bir hanımefendi. Kıs kıs gülüşünü hiç unutmuyorum. Sol tarafta bir ağaç altına sinmişti. Pususuna düşmüş ve birkaç dakikalığına da olsa onun eğlencesi olmuştum. Gördüğümü fark ettirmeden pedala bastım. Beni umursamasalar da otlayan geçlere veda ettim elbette.

Göl kenarında tamamen zeytin bahçeleri ile karşılaşıyordum. İrtifa kazandıkça Tarım şekli Zeytinden Ayçiçeğine dönmüştü. Bana da bu güzel manzarayı fotoğraflamak düştü.

Tur boyunca en büyük keyifi tadtıüım yer Kızılköy. Mecidiye köy ve Kızılhisarda yaşadığım üzüntüyü burada tamamen atmıştım üzerimden. Daha köye ayak basar basmak makaraya sardılar beni. Önce bir selamlaştık. Ufak çaplı sohbetten sonra dâhil oldum sohbetlerine. Kimin kime sataştığı hiç belli değil. Herkes atışıp büyük keyif ile eğleniyorlardı. Önünde bulunduğum bina köyün kıraathanesi. Tabi Ramazan dolayısı ile çay yok. İkinci fotoğrafta elinde domates ve poşet olan abi benim için hazırlık yapıyor. Öncesi şöyle;

-Abiler sohbet harika ancak benim karnım çok aç ve suyumda bitti.
+Ooo neden söylemedin ilk başta.
-Sorun yok abi. Var mı ekmeğiniz. Ekmek ve su yeter bana.
+Dur sana lokum getirelim.
-Abi şekerli bir şey değil de ekmek olsa kâfi.
+La bi dur bekle. Gelsin öyle söylen

Yiyeceklerim geldi. Ben dışarıda köy ahalisi ile türlü selfieler çekilirken kıraathane içinde masam hazırlanmıştı. Sosyal ortamlarda yiyecek fotoğrafı paylaşılmasına her zaman kin duymuşumdur. Ancak bu masayı sizlerle paylaşmaktan kendim alıkoyamadım. Bu masa üzerinde sadece yiyecekler yoktu çünkü. Köy ahalisinin samimiyeti, saflığı, merhameti vardı.
Bu masayı birkaç dakika izledim. O köye kadar yolda yaşadıklarımı düşündüm, hissettim. Ne kadar eksik, ne kadar kör yaşıyorum şehirde! Bütün bu hislerin etkisi ile hüzünlenip birkaç gözyaşı dökmüştüm bu dopdolu masanın başında. Toparlanıp yiyeceklerimi idareli bir şekilde tükettim. Kalanları poşetleyip sırt çantama doldurdum.

Ben yiyeceklerimi tüketirken kıraathane içinde telaş vardı bir taraftan. Görevli olduğunu düşündüğüm şapkalı arkadaş, dünya tatlısı kızlara temizlik yapmaları için çeşitli yönergeler yağdırıyordu. Diğer iki genç te Kanal D’nin şu bitmek bilmeyen polisiye dizisini seyrediyorlardı keyifle. Cam temizliğini tamamladıktan sonra isyan çıktı ve temizliğe son verdi iki kız kardeş. Onların bu tatlı atışmalarını gülümseyerek izledim birkaç dakika. Hiç kalkmak istemedim. Ancak saat 5 i geçiyordu ve Bilecik merkeze daha 40 km üzerinde yolum vardı. Tur olayında acemi olduğum için aslında kendimi ne kadar zor bir duruma soktuğumun farkında değildim. Amacım Bilecik’e ulaşmaktı. Son derece plansız ve tutarsız zaman geçiriyordum. Dışarı çıkıp birkaç dakika daha sohbet ettim bu eğlenmenin dibine vuran keyifli abilerle. Köy meydanında birkaç fotoğraf çektim. Tam ayrılma vakti geldiğinde istikametimle alakalı bir tartışma çıktı köy ahalisi arasında. Tartışma derken asla bir kırıcılık yok. Yine keyifli atışma. Direk aşağı mı insin, yoksa Aydoğdu köyüne mi dönsün. ( Sohbetimden haz almayan ineklerin fotoğraflarını çektiğim köy) Öyleydi böyleydi derken Aydoğdu’ya tekrar dönüp oradan devam etmeye karar verdim. Diğer yolun iyi olmadığını söyledi oradaki bir kısım abiler. Hepsine veda edip yoluma devam ederken tartışma hala devam ediyordu. Köy çıkışı frene basıp durdum ve tekrar baktım o güzel insanlara. Sadece birkaç dakika tanıdığım insanlardan ayrılmak ne kadarda zor gelmişti o an.

Kızılköy’de çektiğim birkaç fotoğraf. Kızılköyden ayrıldıktan sonra Aydoğdu köyünden geçip, beni Bilecik’e götürecek D160 otoyoluna doğru hızlı bir sürüş gerçekleştiriyordum. Otoyola kadar iniş söz konusu olduğu için hızlı seyir edebiliyordum tabi. Gün ışığı azaldıkça beni ufak çaplı bir korku sarmaya başladı. Daha uzun bir yolum vardı ve ben karanlıkla arası hiç iyi olmayan biriydim.

Köprühisar köyü yolundan fotoğraflar.

Fotoğraftaki iki yakışıklı Köprühisar köyü sakinleri. Şapkalı abi sağ tarafta bulunan mısır tarlasının tam ortasında sulama işiyle meşguldü. Durup fotoğraf çektim. Yüksek sesle Kolay gelsin diye bağırdım kendisine. Teşekkür ettikten sonra seri bir şekilde yanıma geldi. Selamlaştık. Yine tarla bağ bahçeden söz ettik. Yol la ilgili birkaç şey sordum. Ardından bıyıklı genç geldi yanımıza dâhil oldu sohbete. Tur işinin zor olup olmadığını sordular. Bende şehir hayatımı ve bu tura nasıl başladığımı anlattım. Köy ve şehir hayatını karşılaştırdığımızda iyi ki böyle bir düzenimiz yok der gibi baktıklarını görebiliyordum. Sohbetin devamında köy meydanında bir kıraathane olmadığını öğrendim. Ardından abilerle sohbete son verip ayrıldık.​

Köprühisar köyünden usulca geçerken, bayram için köylerine gelen bu gençlerle karşılaştım. Tabi hemen sohbete başladık. Nerede yaşadıklarını, yaşlarını, okullarını, köyde olmaktan keyif alıp almadıklarını yaylım ateşine tutarcasına sordum. E tabi onlarda karşı atağa geçtiler.

Köy meydanından ilerlerken yine güzel insanlar gördüm. Derhal yanlarında aldım soluğu. Başladık sohbete. Oruç oldukları için yorgundular. Gün batımının keyfini çıkartıyorlardı. Onları çok yormamak için sohbeti çok uzatmadım. Birkaç kare fotoğraf çekip ayrıldım yanlarından.

Köyden şortlu, kasklı, bisikletli biri geçerde bu gençler onu selamsız bırakır mı? Derhal seslendiler bana. Müdüüüür ? Huooop ? Abi gel hele gel.. Gidon çevirilir ve yine koyu bir sohbet başlar. Nerden geldin, nereye gidiyorsun, bisiklet kaç vites, kaça aldın, bi tur versene abi… Köyün girişinde karşılaştığım gençlere sorduğum soruların öcünü alıyorlardı resmen. Keyifli bir sohbetten sonra ayrıldım gençlerin yanından. Ayrılırken arkamdan seslendi bir tanesi. ‘’Abi bunları feys ten haaaaa’’

İznik gölünden ayrılıp köy yollarında geçirdiğim enfes yolculuktan sonra Yenişehir’i Bilecik’e bağlayan D160’a bağlanmıştım. Gün ışığı iyice azaldı ve 25 km yolum vardı. Tedirgindim ama sert gün ışığının kırılması ile önümdeki manzaraların görsel güzelliği tedirginliğimi hafifletiyordu.

Bilecik’e doğru tam pedal basmaya hazırlanıyordum ki İsmet abi seslendi. Yol konusunda bir arayışta olduğumu düşünüp seslenmiş. Ayak üstün hızlıca sohbet ettik. Zamanımın dar olduğunu ve gitmek zorunda olduğumu söyledim ve müsaade istedim. İsmet abi bu yol için uyardı beni. Yolu yoğun bir şekilde taş ocağına nakliye yapan tırlar kullanıyormuş ve yol ilerde daralıyormuş. Teşekkür edip tüm anılarla birlikte İsmet abi’yide geride bıraktım.

 Gün ışığı ile çekebildiğim son fotoğraf. Gözlerimdeki korku ve endişe sanırım kendini ele veriyor. Plansız yola çıkmanın bedelini tam bu noktada yaşamaya başladım. Çocukluktan gelen karanlık korkusu ve bilmediğim bir coğrafya. Telefonla haritaya baktığımda daha tam 20 km vardı ve yol üzerinde hiç köy yoktu. Karanlık tam çöktü. Büyük bir endişe ile pedal basıyordum. Issız yolda ansızın köpek havlamaları duyuyordum sürekli. Belli ki bırakılmışlar buralara. Korku ile pedal basarken karşılaştığım rampaları resmen patinaj çekerek çıkıyordum. Korku işte …
Bir noktadan sonra arkadaşlarımı arayıp onlarla sohbet etmeye başladım. Kendimi biraz daha rahat hissediyor ve daha rahat pedal basıyordum. Arife günü olduğu için sık kullanılan bu yolda in cin top oynuyordu o akşam. Bir motosikletli geçti. Durdurup biraz sohbet ettik. Kedi köpek domuz ayı, yolda bir riskin olup olmadığını sordum. ‘’Abi yolda hiç bir şey olmaz, en fazla köpek havlar, rahat rahat devam et’’ demesinin üzerine biraz daha rahatladım. Bu arada bir ışık kaynağımda yok. Fark edilmemi sağlayan küçük yanıp sönmeleri farlarım var ama onlarda yolu aydınlatmıyorlar. Çok az var olan ay ışığı ile görebiliyordum. Telefon ile sohbet ettiğim Ergin kardeşimin, ‘’abi telefonun kamera ışığını kullansana’’ demesi üzerine telefonu kapatıp telefonu gidon çantasına sıkıştırıp kamera ışığını açtım. Hafif panik havası ile düşünememiştim bunu. Bu şekilde tırmanışa devam ettim. Yol bir noktada düzleşti hatta hafif inişe geçtim derken hız kazandım. 4-5 km pedal basmadan iniş yaptım. Tedirginliğim iyice hafiflemişti ve bir anda şehir ışıkları karşıladı beni. Tamam. Sorun kalmadı.
Bilecik öncesinde Pelitözü isimli köye gelmişim. Suyum ve yiyeceğim kalmamıştı. Gördüğüm ilk markete yanaştım. Market önündeki gençler ilgiyle izlediler beni. Bir dakika kadar inmedim bisikletimden. Yaşadığım endişeyi atmaya çalıştım üzerimden. Tüm gün geçirdiğim güzel zamanlara gölge düşürmemeliydi bu durum. Rahatlayınca markete girip su aldım. Kask eldiven haliyle market sahibi de hemen soru bombardımanına başladı. Keyifle sohbet ettik. Markete benim yaşlarımda biri geldi. Bisikletle İstanbul’dan geldiğimi öğrenince kolumdan tuttuğu gibi derhal beni köy kıraathanesine götürdü.

Güzel insan Fatih. Beni köy marketinden kıraathaneye apart topar çeken yakışıklı. Kıraathane ahalisine selam verip oturduk. Karnımı doyurdu, çayımı çorba mı ısmarlardı. Eksiğimin olup olmadığını sordu. Selamlaştığım her insanın bu denli güzel çıkması… İstanbul da yaşadığım buhrandan eser kalmamıştı o saatlerde.
Fatih’le sohbetimize köyün gençlik konseyi de dâhil oldu. Standart soru cevapların ardından ayrılmam gerektiğini söylediğimde Fatih beni kenara çekti. ‘’Abi paran var mı? Bir eksiğin var mı hemen halledelim? ‘’ Yutkunup sarıldım Fatih’e. ‘’ Sağol kardeşim. Her şeyim tam.’’
Gençlik konseyinden, Bilecik’te kalacak yerle ilgili birkaç bilgi aldım ve yola düştüm.

15 dakikalık sürüşten sonra Bilecik’e ulaştım. Saat 11 olmuştu sanırım. Şehir merkezinde biraz turladıktan sonra Pelitözü köyünde abilerimden ismini aldığım otellere baktım. Bir tane bile açık otel bulamadım. Otellerin ışıklarını yanıyor ama kapıları kilitli. Cuma’ya gittik gelicez !!
Tura çıkmadan önce Bilecik Öğretmen evinin fiyatlarına bakmıştım. Bir kişi 70 TL. Uçuk bir rakamdı. O yüzden otel ya da pansiyon arayışına girmiştim şehir merkezinde. Açık otel bulamayınca canını yerim böyle işin deyip telefonla aradım Öğretmen evini.
+ İyi geceler. Boş oda var mı?
-Var abi.
+Ne kadar ücreti?
-30 lira abi
+Nasıl olur? İnternetten baktım 70 lira yazıyordu?
-Abi o tek kişilik odanın fiyatı. Ben sana 3 kişilik oda vereceğim. Zaten boş. Geniş geniş yatarsın.
+Süpersin. E benim bisikletim var. Turdayım şuanda.
-Sorun yok abi getir sen ben yanıma alırım onu.
+Muhteşemsin. Kapat kapat geliyorum hemen.
Hemen yola düşüp buldum öğretmen evini. Telefonla görüştüğüm görevli kapıda karşıladı beni. Bisikletimi direk lobide bulunan kendi masasının yanına koydu. Ücreti öderken ayaküstü sohbet ettik.
‘’Abi sen çık dinlen. Bisikletine hiç bişeu olmaz. Ben burdayım.’’
Odaya çıkıp üstümü çıkardım. Güzel bir duş alacaktım ki, cildimin yandığını hissettim. Aman tanrım ! 12 saatten fazla bir süre güneşin altında pedal bastım. Hiçbir koruma olmaksızın. Cildimde ciddi güneş yanığı oluşmuştu ama önemsemedim o yorgunlukla. Güzel bir uyku çekip 7 gibi uyandım bayramın ilk günü. Hemen toparlanıp aşağıya indim. Göreli çocuk kahvaltı hazırlamış benim için.

Bayram sabahı enfes kahvaltım.

Kahvaltımı hazırladıktan sonra görevli arkadaş gözden kayboldu. Karnımı doyurma meşgul olduğumdan o sıra çok ilgilenmedim. Ayrılma vakti geldiğinde tekrar bakındım. Başka biri vardı ve arkadaşın namaza gittiğini söyledi. Üzüldüm, bir fotoğraf çekilsek güzel olurdu. Saat 8 gibi pedal bastım tekrar.
Özetle gayet güzel idare edilen bir öğretmen evi burası. Yolunuz düşerse mutlaka uğrayın.
Bilecik merkezde yiyecek ve su stoğu yaptıktan sonra Söğüt ilçesine doğru yola devam ettim.

Bilecik’ten aşağıda bir kuğu gibi süzüldükten sonra İstanbul-Eskişehir otoyoluna bağlandım. Kenardaki betonarmelerde bir süre oturup gelip geçeni izledim. Dün yaşadıklarımdan ders almamışçasına yine ayarsız kullanıyordum zamanı. Birkaç km pedal bastıktan sonra söğüt yönünde ayrıldım bu yoldan.

Yine rampalar. Zalım rampalar.

 

Söğüte doğru yönlendiğimde artık kiraz bahçeleri ile karşılaşmaya başlamıştım. Biraz yaklaşıp kolaçan ettiğim ağaçları. Ne yazık ki mevsimi geçmişti.

Kiraz bahçesine doğru yaklaştığımda, fotoğraftaki genç arkadaş ‘’akıllı ol, alırım aklını’’ dercesine bir bakış ve havlama attı bana. ‘’ Bir arkadaşa bakıp çıkacağım abi’’ dediğimde izin verdi. Hatta selfie bile çekildik.

Söğüte doğru ilerlerken yolda Yeniköy sapağı gördüm. Köy yola çok yakın olduğundan yoldan ayrılıp köye doğru ilerledim.
Köye girişte 2 gençle karşılaştım. Hello abiiiğğ diye seslendiler, anlamadım. Naber gençler dediğimde birbirlerine bakıp ‘’ Türk’müş lan bu. Ahahahakhjkasdkj ‘’ Random güldüler resmen. Biraz sohbet ettik. Köy kıraathanesini sordum tarif ettiler ve eklediler. ‘’ Abi kıraathanede de sana hello diyebilirler haa ‘’ Belli ki bolca yabancı gezgin uğruyor buralara.

Köy kıraathanesine vardım. Selam verip oturdum. Köy ahalisi bayramlaşmış muhabbetin dibine vuruyordu. Yine köyün gençlik konseyini buldum ve oturdum masalarına. Ordan burdan aşağıdan yukarından çayla çorbayla ettik sohbetimizi. Söğüt yolunun coğrafyası ile ilgili biraz bilgi aldım. Stoğumu güncelleyip ayrıldım yanlarından.

Kiraz bahçesi ve güzel insanımızın çöpleri.

Yeniköy ile Söğüt arasında ciddi irtifa farkı var. Haliyle tırmanışlara devam. Öğle saatlerinde sıcaktan bunalıp bir kiraz ağacının altında sığındım. Gözler direk ağacın dallarında tabi ama hayal kırıklığı… Biraz yiyeceklerimden çıkartıp yedim. Biraz soluklanıp uzandım toğrağa.

Uzanmamla sızmam bir olmuş. 1 saat kadar uyumuşum. Sanırım tüm elektriğimi salmışım toprağa ki kuş gibi hafif açtım gözlerimi. Uyanıp biraz izledim bahçeyi. Ayağa kalkıp biraz gezindim.

ve bingo… Biraz kurumuşta olsa ağaç dallarında kiraz buldum. Göz hakkı deyip yumuldum. Motoru bozmayacak düzeyde kirazımı yiyip toparlandım.

İlçenin girişindeki Petrol ofisinde stok günleyip, çalışanla biraz sohbet ettik. Söğüt’ün neyi meşhurdur, nereye gidilebilir, Eskişehir yolu nasıldır… Sohbetin ardından Söğüt meydana indim. Biraz gezindikten sonra, Petrol istasyonundaki çalışanın söylediği mesire alanının yerini öğrenip o tarafa yol aldım.

Ve Söğütten’de ayrılış vakti.

Eskişehir’e doğru yola çıktığımda hayatımda görmediğim rampalarla karşılaştım. Ucu bucağı gözükmeyen sonu gelmeyen rampalar. Kaybolmayan sakız istemiştik, bitmeyen rampa yapmışlar !!! Yaz güneşi altında rampalarda çok zor zorlandığım için fazla fotoğraf çekemedim ne yazık ki…

Rampalar halime acımış olacak ki biraz ara verdiler. O sıra Söğüt gölü ile karşılaştım. Biraz dinlenip vakit geçirdim. Fotoğraflar çekip yola devam ettim. Sürüş esnasında bir eksik vardı üzerimde ama fark edemiyordum. Tabi yaa. Güneş gözlüğüm göl kenarında kaldı. Kalsın mı? Döneyim mi? Çelişkisini yaşarken geri döndüm. Sert güneş ışığı gözüme gözüme vuruyordu çünkü.
Gözlüğümü aldıktan sonra tekrar yola düşüp pedal basmaya başladım ki ilk virajdan sonra zalımlar yine karşılıyordu beni. Rampaalarr. Söğütten aldığım suyu kısa süre içerisinde bu rampalarda tükettim. 1000 metre irtifanın üzerine çıkmıştım. 4-5 km tırmanıştan sonra gücümün tükendiği fark edip hafif adım yürüyüşe geçtim. Sıcağında etkisiyle tamamdır deyip bisikleti yere yatırıp oturdum. Şansıma aşağıdan bir transit göründü. Yaklaşınca el ettim. Derhal durdu. Durumumu anlattığım şoför koltuğundaki arkadaş hemen inip bisikleti arkaya yükledi. Bende atladım araca. Meğerse 400 metre sonra çıkacağım sonra irtifaya ulaşacakmışım ve ardından iniş. Hazır araba binmişken hem biraz enerji topladım hem de sohbet ettik. İnişe geçtiğimiz anda ‘’tamam abi sen sal beni burda.’’

Güzel bir şekilde bayramlaşıp ayrıldık abilerle. Onlarda bayram günü gidebiliyorlarmış köylerine.

Söğüt’ten ayrılışımın ardından sohbet edecek köy bulamadım pek. Yolun sonunda yine otoyola bağlanıp devamında Eskişehir’e ulaşacaktım. Tüm o güzel dakikalar yavaş yavaş son buluyordu. İçime bir karamsarlık çöktü inceden. ‘’Evet, bitti, ama yine yapabilirim. Çok şeyler yaşadım. Tadını çıkar, hadi, toparla’’ deyip keyiflendim yeniden.

Bitti. Artık Eskişehir-İstanbul otoyoluna bağlanmıştım.

Eskişehir’e 10km gibi bir yolum kalmıştı. Karnımda acıktı. Eskişehir’de beni bekleyen arkadaşlarım arayıp durumumu soruyorlardı devamlı. Sağolsunlar. Ama tekerlerim geri geri gitmek istiyorlardı. Yol kenarında bir ağaç görev çevirdim gidonu. Oturdum altına. Kızılköy’den kalan yiyeceklerimi çıkardım çantamdan. Önce bir izledim. Sonra mideme yolladım hepsini. Her saniyeyi hatırlayıp tekrar keyif almaya çalıştım. Güzeldi. Çok güzeldi herşey.

Bitti. Zor oldu ama bitti.
Başarmanın gururu, yaşanılanların hazzı, Bitişin hüznü. Hepsi bir aradaydı.

Plansız ve düzensiz yola çıkmanın bedelini günlerce ödedim. Yanıklarımın acısını günlerce çektim. İlaç kullansam da yanık izlerim hala geçmedi, geçmeyecekte. Acı vermiyor şuan. Turun anıları olarak kalacaklar bende.

Arkadaşımın sahip olduğu çiftlik.

Strava yolda olduğum her an açıktı. Hareket ettiğim anda başlıyor, durduğumda auto pause ile beklemeye geçiyordu. Toplam pedal basma süresi 17 saat olsa da toplam yol süresi 26 saat aşağı yukarı. 10400 lük bir powerbank olduğu için şarj sorunu da yaşamadım.
Bu konuda ASUS un ürününü kesinlikle tavsiye ederim.

Sonuç;

Bu turu, hayatımda yaptığım en güzel aktivite olarak değerlendiriyor ve anlatıyorum insanlara. Sizlerle her ne kadar fotoğraf ve yazı paylaşsam da orada, o dakikaları yaşamadan nasıl büyük haz, keyif, huzur olduğunu anlamanız mümkün değil.
Tur boyunca yanlış beslendim ne yazık ki. Hep kek sandviç tarzı şeylerle enerji kazanmaya çalıştım. Yerine daha et türü yiyecekler ve meyve tercih edilmesi gerekirdi. Güneş kremi almamam yaptığım en büyük hataydı ne yazık ki.
Böyle bir tur planında tavsiye edebileceğim ilk şey nerde ne kadar nasıl zaman geçireceğinizi çok iyi planlayın. Çok önemli. Ben şanslıyım. Plansızlığımın bedelini sadece karanlıkta pedal basarak ödedim. Çok daha kötü sonuçlar doğurabilirdi.
Eğer içinizde böyle bir tur yapma ihtiyacı duyuyorsanız, hiç durmayın. Vakti, zamanı ve rotanızı belirleyip düşün yollara. Tereddüt bile etmeyin.
Arkadaşlarımla çok tur yaptım. Çok eğlendim. Ancak böyle bir turu tek yapmak bana daha çok keyif verdi.
Umarım keyif verici bir yazı paylaşabilmişimdir sizlerle. Sormak istediğiniz bir konu, detay olursa mail adresimle irtibat kurabiliriz.
Sağlıcakla, yolunuz açık olsun.

( Bu tur, 2015 Ramazan bayramında tamamlanmış, 2016 Ocak ayında yazıya alabildim. Blog’un aktif olmasıyla 2017 haziran ayında yayınladım. )

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir